Sergi-i Umumi-i Osmani’den modern Türk fuarcılığına…

Print

Sergi-i Umumi-i Osmani’den modern Türk fuarcılığına…

 

Türkler ilk kez 1851 yılında Londra Kristal Palas’taki bir etkinlikle uluslararası bir ticari sergiye katıldılar. 27 Şubat 1863 yılındaki İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda organize edilen ilk Türk fuarı “Sergi-i Umumi-i Osmani”de, yine Türk fuarcılık tarihinin kilometre taşlarından biri olarak görülür kayıtlarda. Bu fuarı destekleyen ve uygulamasına ön ayak olan da, dönemin padişahı Sultan Aziz’dir. Gerek Londra’daki ve gerekse Sultanahmet Meydanı’nda yapılan bu sergi etkinliklerinin, o dönemdeki uygulamalarına ilişkin ilginç bilgileri aşağıda göreceğiz.Ancak bu konu üzerinde biraz daha detaylı  durmamızda yarar var:
Sergi-i Umumi-i Osmani için inşa edilen geçici fuar binası - 1863

Zaman, eğitim, yatırım ve ekip isteyen fuarcılığın ülkemizdeki gelişim süreci, geçmişte kalan bu iki tarihi sergi etkinliğinden günümüze, giderek kendi içinde gelişen ve özellikle son yıllarda bu temposunu müthiş  bir şekilde arttıran oldukça başarılı  bir eğri ve gelişim çizer. Burada önemli bir ayrıntıyı, önemli bir noktayı da atlamamak gerekiyor: Panayırlar Türk fuarcılığının bir yanında yer alan ve Anadolu’da yaygınlığı  yer yer günümüzde de izlenen, önemli etkinlik alanlarından biri de yerel panayırlardır.
Panayırlar Cumhuriyet sonrasındaki süreçte Türk fuarcılığının göze çarpan ilk noktaları, satış ve ürünleriyle özdeşleşen otantik mekanları olarak dikkat çektiler. Buralarda uygulanan satış ve sunum etkinliklerde, ürünler hemen her şeyi içerdiğinden, doğal olarak karmaşık bir bütünlükle göze çarpardı. Yiyecek, takı, içecek bir yanda; dokumalar, giysiler ve nalburiye iç içedir.
Bunun yanı  sıra, panayırlardaki belirgin bir diğer özellik de, eğlencenin  ürünlerle birlikte harmanlanmasıydı.
İnsan-ürün-eğlence üçlemi, panayırların en belirgin özelliğiydi. Panayırlar ailece gezilen, at yarışları, güreş karşılaşmaları izlenen, salıncaklara binilen ve bu arada alışveriş de edilen mekanlardı. Günümüzdeki çağdaş fuar etkinliklerinde, bu üçlü yaklaşımı ürün-insan-şov boyutunda çok daha farklı ve daha renkli biçimlerde yine izliyoruz. Özetle, panayırlar dönemlerinde ticaret ile eğlencenin, eğlence ile insanlar arası sosyal ilişkilerin lokal ve özgün tatlarda uygulandığı mekanlar olarak da dikkat çektiler.
Genellikle kasaba bağlamında olşuturulan panayırlar, ülke ekonomisinin gelişim hızına paralel olarak kentler bağlamında öne çıktı ve sonunda günümüzdeki takvimlendirilmiş, uluslararası modern fuarcılık statüsüne erişmiş oldular.
Bugün baktığınızda dünya genelindeki kataloglara giren ve yılda değişik ürün bazında beş bini aşan fuar hazırlandığını görürsünüz.
Bu durum gelişen teknoloji, iletişim, ticaret, insan ve ürün birlikteliğinin eğitsel bir simgesi. Bu bağlamda uluslararası fuarlarda yer alan Türk sanayici ve girişimcilerinin  çalışmalarıyla da, giderek global standartlarda, hatta onların daha da üstünde ülkemizi gururla temsil ettiklerini görüyoruz.
Kısaca, ticaretin günümüzdeki yükseliş, kazanç ve kariyer eğrisi fuarlardan ve fuarlar katılmaktan, böylece yeni müşterilerle tanışmaktan geçiyor.
Şimdi başa dönelim ve önce, Londra ki uluslararası sergiyi izleyip, daha sonra da Sultanahmet Meydanı’ndaki sergide buluşalım:

Osmanlı  Padişahı Sultan Aziz’in tahta çıktığı yıllarda, Avrupa'da olduğu gibi fabrikalar kurmaya, okullar açmaya, donanma ve tersaneler tesis etmeye gayret gösterilmekteydi. O dönemde mevcut el tezgahları ve o günün teknik düzeyinin gerisinde kalan imalathanelerin bir kısmı yavaş yavaş kapanıyor ve bunlar yerlerini Avrupa’dan ithal edilen ürünleri satan dükkanlara terk ediyorlardı. Zamanın devlet adamları, o günün koşulları içinde bile Batı ölçüsünde sanayileşme girişimlerinde bulunuyorlardı. Bu nedenle esnaf arasında şirketler kurarak, buhar makinesiyle işleyen imalathaneler oluşturmak için bir komisyon kurulmuştu. Bütün bu girişimlere 1863 yılında başlanmıştı. Esasen o yıl içinde Galatasaray Lisesi ve Osmanlı Bankası gibi Avrupa ile ayrı ayrı statülerde ilişkiler geliştiren kuruluşlar da meydana getirilmişti.

Bunun dışında Avrupa'nın pamuk sıkıntısı çektiği o dönemde, sonraları Türkiye'nin pamuk yetiştirmede birincil tarım alanlarından biri olacak olan Çukurova'da, Avrupa'daki fabrikalar için pamuk üretim işine girişilmişti.

Diğer yandan yine Türkiye'nin kömür havzalarından biri olan Ereğli'de daha fazla maden kömürü  çıkarmak için de yeni tesisler kurulmuştu.

Bütün bunlar bir rastlantı  eseri olarak bir araya gelmekle birlikte, 1863 yılına Osmanlı adına bir kalkınma yılı manzarası verebilmişti. Türklerin sergicilik alanındaki ilk girişimciliği 1851 yılında Londra Kristal Palas'ta sergilenen “Uluslararası Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisi”dir. Bu sergiye katılımı padişah fermanı da desteklemiştir. Ancak, o dönemdeki sergicilik anlayışı kuşkusuz günümüzdeki gibi değildi ve Londra'daki sergiye gönderilen mallar arasında bulgur, tarhana, erişte, içyağı, pekmez, tulum peyniri, pastırma, sucuk ile keçi kılından yapılan çuvallar ve hamam takımları dahi vardır! Aslında bunların o dönemde ve İngiltere'de ne kadar müşteri sağlayacağı pek düşünülmemişti. Fakat tütün, tiftik, pamuk, kuru meyve ve maden cevherleri ise ihraç edilecek mallar arasında yer alıyordu. Doğal olarak bu malların sergiye gönderilmesi isabetli ve doğru olandı. Deneyimsizlik yüzünden kimi malların serginin kapanmasına yakın Londra'ya ulaşmış olması, dönemin koşulları gereğidir. Dolayısı ile 1863 yılındaki sergi hazırlıklarında benzer aksaklıklar olmamış, sergicilik tekniğine uygun davranışlar öne geçmiştir. Dönemin ünlü gazetelerinden "Takvim-i Vakai-i”de yayınlanan bir beyannamede, serginin zamanın koşullarına göre iyi bir şekilde tertip edildiği belirtilmektedir. Bu beyannameye göre, serginin amacı şu unsurlar üzerinde toplanmaktaydı:

Ülkede unutulmaya mahkum olan sanat eşyasını, halka tanıtmak ve bu gibi sanatları tekrar canlandırmak,

Sergi, her şeyden önce bir sınav alanı kabul edilmeli ve sanat erbabı, malını elinden geldiğince özenerek imal etmelidir.

Katılımcılardan herhangi biri, sanatında ve yaratıcılığında diğerlerine oranla belli bir üstünlük sağlarsa ya da özel bir şey keşfederse, kendisine ödül verilecek ve bunu üründen anlayan deneyimli bir kurul tayin edecektir.

Her eyalet ve sancak tarafından tayin edilecek bir yetkili, eşyayı sergiye getirecek ve bunların olası bütün masrafları devletçe ödenecektir. Bütün bunlardan anlaşıldığı kadarı ile sergi pek ucuza mal olmamıştır. Zira Osmanlı İmparatorluğu'nun dört bir tarafından getirilen malların her türlü masrafı devlete ait olduğu gibi, sergi binasının yapılmasına ve düzenlenmesine ilişkin masraflar da devlet tarafından ödeniyordu. Yine o dönemdeki bir tarihçinin verilerine göre, sarf edilen paranın yekünu 30.000 İngiliz altını bulmuştur.

Şimdi İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndayız:

Padişah iradesi ile bu serginin düzenlenmesine, dönemin Maarif Bakanı Mustafa Fazıl Paşa önderlik etti. Fazıl Paşa uzun süre Avrupa'da ve Mısır'da bulunmuş, özellikle ticari sergiler hakkında bilgi sahibi, aydın bir kişiydi. Sergi komisyonunda ise Dışişleri Bakanlığı Protokol Müdürü Kamil Bey, Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Server Bey ve tüccardan Agaton Efendi bulunuyordu. Komisyon haftada birkaç kez toplanıyor ve sergi işleri ile meşgul oluyordu.

Bu arada parasal sıkıntılar da baş göstermiş ve Avrupa mamullerini gösterecek olan bölüm inşası için de keza para bulunamamıştı. Bu durum karşısında Mustafa Fazıl Paşa, inşaatın bütün masraflarını üzerine aldı ve sonunda bu bölümde buharla işleyen makineler teşhir edildi. Özellikle Avrupa'dan gelen bu makineleri görmeleri için sanat ehli kimseler de teşvik edildi. 
Bu serginin 13 özel bölümü vardı:

Tarım ve orman mamulleri
Yiyecek maddeleri
Sanayi mamulleri, tarım makineleri
Kuyumculuk işleri
İpek, keten, yün işleri
Maden cevherleri
Dokumacılık
Kimyevi maddeler
Deri işleri
Moda eşyası
Ev eşyası
Mimariye ait eserler
Güzel sanatlara ilişkin eserler

Serginin orta yerinde Türk mimarisine uygun bir tarzda, fıskiyeleri olan bir de havuz yapılmıştı. Havuzun içinden bir görünüş yanı başında, yangın tehlikesine karşı özel giysileri ile nöbet bekleyen "Tulumbacılar" vardı. Kuyumculuk pavyonunda ise Basra'dan gönderilen ve bir eşi yeryüzünde bulunmayan iri bir inci tanesi, izleyenlerin büyük ilgisini çekmişti.

Serginin en önemli yeniliğini, Avrupa'dan getirtilen buhar makineleri ve değişik tarım aletleri teşkil ediyordu. Bunlardan buhar makinesi ile işleyen bir tarım aletinin, dönemin ünlü simalarından Ömer Paşa'nın çiftliğinde denemeleri yapılmış ve görenler hayretler içinde kalmıştı. Bu denemelerden söz eden dönemin gazeteleri, yeni icat edilen bu ziraat aletinin, mevcut ziraat aletleriyle mukayese edilemeyecek kadar üstün kabiliyette olduğunu yazdılar.


Bütün bu hazırlıklar ve çalışmalardan sonra İstanbul'un simgelerinden biri olan Sultanahmet Meydan’ında, 27 Şubat 1863 günü Sergi-i Umumi-i Osman'i törenle açıldı. Açılış günü Ramazan ayına denk düşmüştü. Padişah Sultan Aziz, bir beyaz at üstünde ve yanında Mısır Hıdivi İsmail Paşa, Dışişleri Bakanı Ali ve Milli Savunma Bakanı Fuat Paşa'lar, diğer devlet adamları bulunduğu halde serginin açılış töreninde hazır bulundular. Padişah sergide dört saat kadar kaldı ve ilgililerden gereken bilgileri aldı. Bu arada serginin oluşumunda büyük hizmetler veren Mustafa Fazıl Paşa'ya da özel bir ilgi gösteren padişah, ertesi gün yine sergiyi ziyaret etmiş ve ''Hazine Dairesi"nde bulunan seçkin ve nadir eserlerle birlikte değerli taşların da, ayrıca bir pavyonda gösterilmesi için ilgililere emir vermişti. 1863 yılındaki Osmanlı İmparatorluğu'nun haritasına bir göz atacak olursak Rum vilayetlerinden, Suriye'den, Arabistan'dan, Lübnan'dan, Bağdat ve Basra'dan ve o dönemde adı Trablusgarp olan Libya'dan olmak üzere her biri farklı yörelere ait ne kadar değişik ve çeşitli eşyanın bir arada toplandığını kolayca tahmin edebiliriz.

Avrupa'dan kimi fabrikaların ve firmaların da sergiye katılımı ile Sergi-i Umumi Osman'ı, o yıl dünya ölçüsünde büyük bir sergi haline gelmiş oldu. Sergiye giriş ücreti "3 Kuruş" tu. Serginin kuralları gereği kadın ve erkekler sergiyi ayrı ayrı ziyaret ettiler. (Ancak Avrupalı bayanlar bu kayda tabi değillerdi). Sergiye yabancı ülkelerden de büyük bir ilgi gösterildi.  Yine dönemin gazetelerinde yer alan bir habere göre, sadece Viyana'dan gelen 450 kişilik bir kafile, sergiyi ziyaretten sonra gezi için İzmir'e gittiler. Bir anlamda Sergi-i Umumi-i Osmani, Türk turizminin gelişim eğrisindeki ilk basamak oldu.

Yabancılar bu vesile ile Türkiye ve Türkleri ilk kez farklı bir boyutta tanımaya başladılar. Sonuç olarak sergi, yabancı ve yerli izleyicilerle dolup boşalmış, Avrupalı girişimcilerin ilginç makine ve teçhizatları ilgi ile seyredilmiş ve yine o dönemin Osmanlı gazetelerinde "Yeni bilimler" başlığı altında bu makinelerin gereği ve yararı üzerinde uzun uzun durulmuştur.

 

http://www.trtex.com/yazarlar/1971/sergi-i-umumi-i-osmaniden-modern-turk-fuarciligina

  nakliyat evden eve nakliyat evden eve nakliyat gebze evden eve nakliyat